1920'ler ve Jazz Çağı
Dilek Himam
1920’li yıllar denince ilk akla gelen Jazz ve Çarliston’un dünyayı kasıp kavurduğu bir dönem olurdu herhalde. Bir müzik türü olmaktan çok daha fazlası olan “jazz”, 20’li yıllara adını vermiş ve 1. Dünya Savaşı’ndan yorgun çıkan bir toplum için adeta bir kaçış olmuştur. Kuşkusuz bu bir tesadüf değildir, tarihi gelişim süreci içinde bu toplumsal zemin hazırlanmıştır.
1920’li yıllar, özellikle bir anda Amerika’da ve Avrupa’da savaş dönemine kıyasla son derece rahat yaşam koşulları süren -sürmek arzusunda olan- insanların yaşadığı, toplumun genelinde daha önceki yıllara kıyasla çok daha kural dışı davranışların hakim olduğu bir dönemi anlatır. Bu açıdan bir geçiş dönemi olarak da görmek mümkündür.
Kısa bir tarihsel hatırlama yapacak olursak; Avrupa’da Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşam eski haline bir daha dönmemişti. Sosyal ve kültürel hayatta, her anlamda yaşam koşulları tüm dünyada çok değişmişti. 1920’lerin başında Avrupa’da üretim hızla düştü, enflasyon arttı, orta sınıf yok olmaya başladı, özellikle de çalışan alt sınıf en büyük zararı görmüştü. Çeşitli ülkelerde radikal milliyetçi akımlar ortaya çıkmaya başladı. Mussolini, Hitler gibi dönemin ünlü diktatörleri bu yıllarda iktidardaydılar. Hatta 1920’lerin sonlarında ekonomik dünya krizi Amerika’dan Avrupa’ya sıçradı.
Bir yandan yaşanan tüm bu olumsuz koşullara rağmen, bir yandan da büyük şirketler, dev medya kuruluşları hızla ortaya çıkmaktaydı, özellikle insanlar eğlence sektörüyle çok fazla ilgilenmekteydiler. Özellikle de gençler barlarda, tiyatrolarda ve kabarelerde çok fazla vakit geçirmekteydiler. Paris, Berlin ve New York gibi kentler “modern çağ” ın başladığı merkezlerdi, bu kentler eğlencenin kalbiydi. Mimari, resim, moda ve müzik yaşamın bu yeni temposuna uyumlu bir biçimde ilerlemeye başladı. Çarliston kızları, divalar dönemin ünlü kahramanlarıydı; ilk Oskar ödül törenleri yine bu yıllarda verildi. 1920’lerin unutulmaz ismi, abzürd danslarıyla ve kostümleriyle tanınan dansçısı Josephine Baker’dı. Bee Jackson isi bir diğer unutulmaz çarliston dansçısıydı. Çarliston ve jazz, toplumu öylesine etkisi altına almıştı ki bu yıllarda yeni kurulan Türkiye Cumhuriyet’inde de Çarliston giysilerini ve danslarını görmemiz mümkündü.1920’lerin önemli kültürel etkinliklerinden biri de tabi ki sinemalar oldu -sinema demişken, bu yıllar hemen akla F. Scott Fitzgerald klasiği “Muhteşem Gatsby- The Great Gatsby” filminin unutulmaz sahnelerini akla getiriyor-. Geçmiş yılların sıkıntılarını unutmak istercesine, yeni yaşam tarzları insanları adeta sonsuz eğlence dünyasına taşıyordu ve bir çığ gibi sıkıntılı geçen yıllar coşkuyla, bol bol müzik ve eğlenceyle adeta dışarıya boşaltılmaktaydı. Jazz Çağı, arzuların ortaya çıktığı, yaşamın dolu dolu yaşandığı bir dönemdi, kural tanımıyordu, ahlak yargıları iki zıt uç arasında gidip geliyordu.
Sanatın her alanında olduğu gibi müzikte de “jazz” ile devrim yaşamaktaydı, köklerini Amerika’dan alan bu müzik başlangıçta tutucu Avrupalılar tarafından alay konusu olsa bile hızla yayılmaktaydı. Bu müzik özellikle gençler arasında hızla popülaritesini arttırmaktaydı ve “jazz” artık yeni yaşam biçimini anlatan bir sembol haline gelmişti.
Jazz müziği, Amerika’da 1920’lerde büyük fırtınalar estirmişti. Özünde ezilen bir sınıfın müziği gibi de algılanmış olabilen jazz müziği, ayrıca küçük çapta ırkçı hareketleri de kışkırtmaktaydı. Küçük yerleşim yerlerinde yaşayan bir kaç beyaz genç bu yeni siyahi müzikte daha saf bir yenilik görmeye başlamışlardı, aynı zamanda kendi hislerini bu yeni müzikte daha iyi ifade edebileceklerini düşündüler ve içlerinden bazıları da kendilerine bu yeni müzikte bir yer edinmeye çalıştılar. Bu arada toplumun genel değer yargılarının zenci ve beyaz eşitsizliği üzerine kurulduğu bir dönemde önemli mücadeleler verdiler, hatta gerektiği yerde aileleriyle bile tartışmaktan çekinmemişlerdi. Bu mücadelenin ünlü simaları arasında Leon Bix Beiderbecke ve Frankie Trumbauer vardı.
Bir alt kültür hareketi sonucu olarak da ortaya çıkan bu müzik 1920’lerde büyük yankı uyandırmıştır ve bu müzik içinde yaratıcılarının özlemlerini dile getiren bir sembol olmuştur. Yaşam biçimlerinde yaşanan değişimlerde, özellikle jazz müzisyenlerinin sadece müzik anlamında katkıları değil, kendilerine has giyim stilleri de çarpıcı olmuştu. Siyahi caz müzisyenleri kendi özgün stillerini ve özellikle modanın erkek imajını da genişletmişlerdir: Büyük geniş uzun pantolonları ve uzun bol ceketleri adeta hayatı umursamaz tavırlarını destekleyen bir formdadır. 20’ler “Jazz’ın Kralı” olarak anılan Louis Armstrong’u selamlarken öylesine büyülü bir atmosfer ortaya çıkmıştı ki, bu büyülü müzik bir döneme damgasını vurmuştu. O yüzden 1920’ler, Jazz Çağı’ydı.
Daha Fazlası için: Bkz. Jazz Dergisi Ocak-Şubat-Mart 2010 Sayısı
KAYNAKÇA
Lehnert, Gertrud, A History of Fashion, Könemann,2000,s.18-19
Ward, Geoffrey C., Ken Burns Jazz, The Story of America’s Music, Sony Music Entertainment, 2000
4 Ocak 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder